21 Ekim 2014 Salı

İcra ve İflas Hukuku Dersi Alan KTÜ İİBF II. Öğretim Öğrencilerine TELAFİ DERSİ


27 Ekim 2014 Pazartesi günü, saat 10:00'da, HUK 302'de, geçen hafta yapılamayan İcra ve İflas Hukuku dersinin telafisi yapılacaktır.

Telafi dersine katılma imkanı olmayanlar, 31 Ekim 2014 Cuma günü saat 08:00-11:00 arasında HUK 302'de KTÜ İİBF İcra ve İflas Hukuku dersi alan I. Öğretim öğrencilerine yapacağım derslere katılabilirler.

Bilginize sunarım.

Öğr. Gör. Hüseyin Cem ÇÖL


İktisat Bölümü I. Öğretim (Tekler ve Çiftler) Öğrencilerine EK -TELAFİ- DERS


KTÜ İİBF İktisat Bölümü I. Öğretim tek ve çift numaralı öğrencilerin dikkatine :

23 Ekim 2014 Perşembe günü saat 18:00-21:00 arasında HUK 302'de Ticaret Hukuku EK -TELAFİ- DERSİ yapılacaktır. 

Bilginize sunarım.

Öğr. Gör. Hüseyin Cem ÇÖL

KTÜ HF 3. Sınıf Öğrencilerine TELAFİ DERSİ


1. 22 Ekim 2014 Çarşamba günü yapılacak Ticaret Hukuku dersi saat 13:30'da başlayacaktır.

2. Geçen hafta yapamadığım Ticaret Hukuku dersi, 27 Ekim 2014 Pazartesi günü saat 13:00-16:00 arasında HUK 302'de yapılacaktır.

Bilginize sunarım.

Öğr. Gör. Hüseyin Cem ÇÖL

Ahmet Davutoğlu : KENDİNİZİ YENİLEYİN

BAŞBAKAN Ahmet Davutoğlu, araştırmayla kendini yenilemeyen bir eğitimcinin bir müddet sonra makineleşeceğini savunarak, iPhone örneği verdi. Davutoğlu, “iPhone 1 nesli ile iPhone 5 nesli farklılaşıyor. Ona intibak eden çocuklar da farklılaşıyor. Şu anda teknoloji kullanımı ve bilgi kullanımı itibarıyla nesil değişimi artık 30 yıl değil, 5 yıldır, 3 yıldır bazen. O zaman öğretim üyesinin de kendisini yenilemesi lazım” dedi.

Davutoğlu, Yükseköğretim Akademik Arşiv Projesi tanıtım toplantısında özetle şunları söyledi:

AMACIMIZ GÜVENCE VERMEK
Öğretim üyelerinin özlük haklarını diğer muadillerle eşit noktaya getirdik. Mesleğe başlayan araştırma görevlileri ile genç diplomatlar ya da kamudaki uzman yardımcılarının maaşları arasında ciddi farklar oluyor. O zaman öğretim üyeliği teşvik edilmemiş oluyor. Yaptığımız düzenleme aslında bu farkı gidererek, hayata atılma düşüncesindeki genç mezunlara, ‘Akademisyenlik size asgari hayat şartlarını sağlar’ güvencesini vermek. Bunu vermezsek, bu açtığımız üniversiteler mekan olarak bulunur ama öğretim kalitesi itibarıyla gelişmez.

EĞİTİM MAKİNESİNE DÖNMEYİN
Öğretim üyelerinin, akademik eğitim ile akademik araştırma arasındaki dengeyi muhafaza etmeleri gerekiyor. Bazı öğretim üyeleri, zamanla eğitim makineleri haline dönüşmüş. Yani, okuyor, mezun oluyor, doktorayı yapıyor, ondan sonra aynı dersi yıllarca vererek, binlerce öğrenciye tekrar tekrar aynı konuyu anlatan bir öğretim üyesi haline dönüşüyor. Araştırmayla kendini yenilemeyen bir eğitimci, bir müddet sonra makineleşir. Artık 3-5 yılda nesil değişiyor. iPhone 1 nesli ile IPhone 5 nesli farklılaşıyor. Ona intibak eden çocuklar da farklılaşıyor. Şu anda teknoloji kullanımı ve bilgi kullanımı itibarıyla nesil değişimi artık 30 yıl değil, 5 yıldır, 3 yıldır bazen. O zaman öğretim üyesinin de kendisini yenilemesi lazım.

ÜNİVERSİTE RAHATSIZ OLMALI
Üniversitelerimiz tek tipe, tek düşünceye, tek ekole, tek gruba ait üniversiteler olarak görülemez. Bazen ıstırap duyuyorum, ‘O üniversitemiz, şu gruba yakın’, ‘Şu üniversite mi, bu düşünceye yakın’... Üniversite dediğiniz şey farklının olduğu yerdir. Eğer doktorayı bitirenler, ‘Şu üniversitede bana yakın, benim anlayışıma, siyasi düşünceme, ideolojime, grubuma yakın birileri var. Oraya gideyim’ demişse, böyle bir düşünceyle öğretim üyeliğine başlıyorsa, bu ilmi tecessüsten yoksun demektir. Rahat etmek istiyor. Aksine, biz üniversitelerimizin her bir bölümünü insanları rahatsız eden yerler haline getirmek durumundayız. Öyle farklı fikirler olacak ki rahatsız olacak, uykusu kaçacak. Ertesi gün cevap yetiştirmek zorunda olduğu, tam karşıt görüşten biri olacak ki gece bir şey okusun. Zaten birbirini yakın tanıyan ve birbirinin adamı, ferdi gibi görülen bir üniversite, üniversite değildir.

KENDİM DE YAŞADIM
Fikir özgürlüğünü kendi aramızda kuramazsak, siyasetten bunu bekleyemeyiz. Ben kendim bunu yaşamış birisi olarak söylüyorum. Bir üniversite rektörüne gittiğimde Allah rahmet eylesin, vefat etti bölüm başkanı, bana şunu söyledi; ‘Siz çok değişik alanlarda yazılar yazmışsınız, ürünler vermişsiniz, biz ihtisasa önem veriyoruz.’ Dedim ki, ‘Hocam, madem bana meydan okudunuz, ben de size meydan okuyorum. Sizin, mesela siyaset teorisi hocanızı biliyorum. Benim makalemi alın, onun makalesiyle üçüncü bir hakeme gönderin. Balkanlar uzmanınızı biliyorum, benim makalemi alın, onun makalesiyle üçüncü bir hocaya gönderin. Ortadoğu uzmanınızı biliyorum, benim makalemle onun makalesini alın, gönderin. Eğer bir tanesinden benim daha zayıf olduğum sonucu çıkarsa, ben özür dileyeceğim. Hepsinden eğer bu makale daha güçlü gelirse, sizin bir özür borcunuz olur’ dedim. Hâlâ zihnimde kazınmış, hani maalesef bir anlayışı yansıtan sözü zihnimde kalmış. Dedi ki, ‘Ahmet Bey, uzun lafın kısası, biz burada bir ekibiz. Sizin bu ekibe uyum gösteremeyeceğinizi düşünüyoruz.’ İşte benim görmek istemediğim bölüm bu.

HAKARET EDİLMESİN DİYE EŞİMİ KAPIDA BEKLEDİM
28 Şubat’ta neler yaşandığını herkes biliyor. Ben bir profesör olarak, eşimin ihtisas imtihanında içeride hakaret edilmesin diye kapısında bekledim. Artık bunları geride bırakmamız lazım. Hiç kimsenin tahkir edilmediği, dışlanmadığı, herkesin kendi fikrini, ideolojileştirmeden, dogmatik bir hale dönüştürmeden savunabildiği, üniversite amfilerini propaganda mekanı değil ama her türlü fikrin serbestçe tartışılabildiği mekanlar haline getirme sorumluluğuna sahiptir öğretim üyelerimiz.

Hürriyet - 21.10.2014 Perşembe. 

20 Ekim 2014 Pazartesi

Ter


Dersten çıkarsın. Atletin ter içindedir. “Odamda yedek atlet bulundurmayı adet edinmekle ne doğru iş yapmışım” dersin içinden. Odanın kapısını kitleyip atletini değiştirirken, aklına, o mektup gelir. Hani, senin, çocuklarına “HARAM” lokma yedirdiğini ima eden o mektup. Yine canın sıkılır. Öfkene hakim olamazsın. Değiştirdiğin “TERLİ ATLETİ” bir hışımla dolaba tıkıştırırsın. Yine de kızamazsın kimseye. Empati kurmaya kalkarsın o öfkeli halinle. Anlamaya çalışırsın muhatabını. Anlar gibi olursun. “Acaba O da seni anlamış mıdır zaman içerisinde?” diye düşünürsün.

Sorarsın boşluğa : “Anladın mı?”

Cevap : “Hocam, derste terliyorsunuz, çünkü kilo fazlanız var…”

*

Aziz Nesin, ki kendisini çok severim, boyu kadar kitap yazmakla övünür. Muhalifleri ise, “boşuna övünmesin, zaten O’nun boyu kısa” derler.

Hayat böyledir.

*

Biz yine, kırgınlığımızı içimize hapsedip, işimize bakalım. Derse gidiyorum. Mini mini birler beni bekliyor.  

Dolapta temiz yedek atletim hazır.

Hüseyin Cem ÇÖL
20 Ekim 2014 – Pelitli

Ya ?



"Dünyanın anlamını bir yerlerden öğreniyor ve saflıkla şu ya da bu şekilde inanıyoruz ona. Eşyalar ve insanlar, olaylar ve topoğrafya, ya başka bir anlama işaret ediyorsa?"

ORHAN PAMUK 

19 Ekim 2014 Pazar

49. Soru


Roma ile Soma arasındaki farklara ilişkin aşağıdakilerden hangisi doğru değildir?
a)     Roma’da bazı insanlar köle sayıldıklarından “mal” gibi alınıp satılıyorlardı; Soma’da ise bazı insanlar köle gibi çalıştırılıyorlardı.
b)     Roma’da işçilerin sendikası yoktu; Soma’da vardı da ne oldu?
c)     Roma’da madencilik gelişmediğinden yeryüzünde çalışmak zorunluluğu vardı; Soma’da madencilik geliştiğinden yeraltında bile çalışmak özgürlüğü vardı.
d)     Roma’da çıplak ayakla çalışılırdı; Soma’da ise “çizmeyle”.

e)     Roma’da yeterli önlem alınmadığından iş kazasında ölümler meydana geliyordu; Soma’da ise işin fıtratında ölüm vardı. 


Yukarıdaki soruyu son Roma Hukuku finalinde sormuştum. Soruyu sorarken öğrencilerin gözü kapalı doğru cevabı işaretleyeceklerini düşünmüştüm. Yanılmıştım. Sınıfın yarısı ya yanlış cevaplamıştı ya da boş bırakmıştı. Aslında her sınavda en az bir tane hazırladığım soru bile olmayan sorulardan biriydi bu. Öğrencilerin doğru cevabı bu kadar ıskalamasına da anlam verememiştim. 

Haziran ayında olup biten pek çok şeye anlam veremediğim gibi... 

Hüseyin Cem ÇÖL
19 Ekim 2014 - Pelitli

18 Ekim 2014 Cumartesi

KTÜ HF 1. Sınıf A Grubu (Tek Numaralı) Öğrencilerinin Dikkatine


Arkadaşlar,

20 Ekim 2014 Pazartesi günü, HUK 302'de, saat 13.00-14:00 arasında, KTÜ HF 1. Sınıf A Grubu (tek numaralı) öğrencilerine EK DERS yapılacaktır.

Bilginize sunarım.

Öğr. Gör. Hüseyin Cem ÇÖL

"Rulet" : Gen Bencildir


Rulet oyununda her kurşun aslında ölüme sıkılır. Ruleti intihardan farklı kılan da bu noktadır.

Çünkü yaşamak ister herkes. En çok da askerler. Hayatın değerini en çok, işi öldürmek olanlar bilir de ondan.

Binbaşıyı suçlamak anlamsız. Hayatla ölüm arasında seçim yapmak zorunda kalan her "insan", hayatı seçer.

Herkes hayatı seçer.

Gen bencildir.


Rulet'i ben yazmış olsaydım, oyunun finalinde, Rus yüzbaşıya hücrenin kapısını kapatıp binayı terk ettirir, binbaşıyı öldürdüğü başçavuşla başbaşa bırakırdım.

İçimde bir manyak var, kabul.

Hüseyin Cem ÇÖL
18 Ekim 2014 - Pelitli 

17 Ekim 2014 Cuma

Sen Orada Ben Burda Ömrümüz Geçti Böyle...






Hüseyin Cem ÇÖL
17 Ekim 2014 - Pelitli 

MEDENİ HUKUK-I ÖDEVİ 1. SORUSU CEVAPLANIRKEN BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR


Ön Bilgi : 1. sorunun çözümlenebilmesi için öncelikle “nesep”, “nesebin kurulması”, “sahih nesep-gayrı sahih nesep ayrımı”, “babalık davası”, “mirasın açılması”, “kanunların zaman bakımından uygulanması”, “kanunların geçmişe yürüyüp yürümemesi sorunu” konuları üzerinde kısaca durmakta yarar vardır.

NESEP KAVRAMI : Soybağı, geniş ve dar olmak üzere iki farklı anlamda kullanılır. Geniş anlamda soybağı, bir kimse ile onun üstsoyu arasındaki biyolojik ve doğal bağlantıyı ifade eder. Örneğin, bir çocuk ile ana ve babası, büyük ana ve büyük babaları, nine ve dedeleri ara­sında bir soybağı bağlantısı, bir hısımlık ilişkisi vardır. Bu geniş anlamıyla soybağı, biri diğerinden üreyen kimseler arasındaki «üstsoy-altsoy kan hısımlığını» göstermektedir. Dar anlamda soybağı, sadece çocuk ile ana ve babası arasında­ki bağlantıyı ifade eder. Eski TMK’da dar anlamda soybağı «nesep» terimi ile ifade edilmişti. Türk Medenî Kanunumuzun aile hukuku kitabında düzenlenmiş olan soybağı da bu dar anlamdaki soybağıdır. TMK’nun Aile Hukuku kitabının ikinci kısmının başlığı her ne kadar «Hısımlık» olsa da, düzenlenen husus hısımlığın tamamı değil sadece dar anlamda soybağı yani neseptir. Dolayısıyla bu kısımda soybağı denildiğinde dar anlamda soybağı, eski deyimle nesep anlaşılması gerekir.

Soybağının (dar anlamda soybağı = nesep) iki türü vardır: Doğal soybağı, çocuk ile ana ve babası arasında doğumla oluşan, bu yolla kendiliğinden kurulan bağı ifade eder. Bu bağ, biyolojik bakımdan doğ­rudan doğruya oluşur, ana ve baba ile çocuk arasında bir kan bağın­tısı niteliğinde ortaya çıkar. Yapay soybağı ise, do­ğumla oluşmayan, bir hukukî işlem sonucunda dolaylı olarak oluşan soybağıdır. Nitekim evlâtlık ile evlât edinen arasındaki soybağı ilişkisi, bu iki kişi arasında mahkeme kararıyla evlâtlık ilişkisinin kurulmasından dola­yı ortaya çıkar. Öyleyse bu iki kişi arasındaki bağ, kan bağlantısı gibi doğal değil, hukukî bir bağdır.

NESEBİN (SOYBAĞININ) KURULMASI : Çocuk ile ana arasında soybağı doğumla kurulur (TMK m.282/I). Çocuğun evlilik içinde doğması ile evlilik dışında doğması arasında soybağının kurulması açısından bir fark yoktur. Çocuğun doğumu anında soybağı kendiliğinden kurulmuş olur.
Çocuk ile baba arasında soybağı, ana ile evlilik (çocuğun evlilik içinde doğması/evlilik içinde ana rahmine düşmesi veya evlilik dışında doğan çocuğun ana ve babasının sonradan evlenmesi), tanıma ve babalık davası sonucunda kurulur.

SAHİH NESEP-GAYRI SAHİH NESEP AYRIMI : Şu an yürürlükte bulunan Türk Medeni Kanunumuzda bu ayrım yoktur. Bu ayrım önceki Türk Medeni Kanununda yer almaktadır ancak kanunların zaman bakımndan uygulanması bahsinde değinileceği üzere önemini korumaktadır.
Önceki Medenî Kanunda çocuk ile ana ve babası arasındaki soybağı (nesep), kanunun öngördüğü şekilde oluşmuş olup olmamasına göre “sahih nesep” (düzgün soybağı) ve “sahih olmayan nesep” (düzgün olmayan soybağı) şeklinde ayrıma tabi tutulmakta idi. Sahih nesep (düzgün soybağı), çocuk ile ana ve babası arasındaki soybağının kanunun öngördüğü şekilde oluşmuş bulunmasını ifade ediyordu. Sahih olmayan nesep ya da gayrısahih nesep (düzgün olmayan soybağı) ise, çocuk ile ana ve babası arasındaki bağın baştan (doğumdan) itibaren kanunun öngördüğü şekilde oluşmamış, fakat sonradan hukuk yoluyla kurulmuş olması hâlini ifade ediyordu. Diğer bir deyişle, sahih nesep (düzgün soybağı) “evlilik içinde” meydana gelen bağlantıyı gösterdiği hâlde, sahih olmayan nesep (düzgün olmayan soybağı) “evlilik dışında” oluşan bağlantıyı gösteriyordu. Bu sebepten olsa gerektir ki, bazı hukukçular “sahih nesep”- “sahih olmayan nesep” ayırımını “evlilik içi nesep”- “evlilik dışı nesep” şeklinde yapmakta idiler.

Sahih nesep-sahih olmayan nesep şeklindeki bu ayırım, sadece teorik açıdan değil, fakat pratik bakımdan da son derece önemli idi. Zira kanun koyucumuz nesebin sahih (soybağının düzgün) olup olmamasına büyük önem vermiş ve her iki nesebin (soybağının) hukukî sonuçlarını birbirinden farklı şekilde düzenlemişti. Nitekim sahih nesepli (düzgün soybağılı) çocukların durumu, birçok bakımdan sahih olmayan nesepli (düzgün olmayan soybağılı) çocukların durumundan çok daha iyiydi.

Eski Türk Medeni Kanunu döneminde gayrı sahih nesepli çocukların mirasçılığı şu şekilde idi:

Nesebi gayrı sahih çocuğun ana tarafına mirasçılığı MK m.443/I-c.1 gereğince aynen sahih nesepli çocuk gibiydi. Diğer deyişle, ananın evlilik dışı çocuğu ile mirasçılık ilişkisi evlilik içinde doğan çocuktan farklı değildi. Böyle bir çocuk anasından ve ana tarafından tam miras hakkına sahipti. Ananın evlilik içinde doğmuş çocuklarıyla hiçbir farkı yoktu.

Nesebi gayrı sahih çocuğun baba tarafına mirasçılığı ise MK m.443/I-c.2-II gereğince, babanın başka nesebi sahih altsoyu yoksa nesebi gayrı sahih çocuğun miras hakkı tamdı; tıpkı nesebi sahih çocuk gibi kısıntısız bir miras hakkına sahipti. OYSA, babanın nesebi sahih altsoyu varsa, bunlarla içtima eden nesebi gayrı sahih altsoy onların aldığı payın yarısını alırdı. Nesebi gayri sahih çocuğun miras hissesini hesap etmek için en kolay usul pay olarak nesebi sahih çocuğun hissesine 2, nesebi gayrı sahih çocuğun hissesine 1 koymaktı.

Ancak MK m.443/I-c.2-II’deki nesebi gayrı sahih çocukların baba bakımından mirasçılığında sahih nesepli çocuklara nazaran yarı hisse almalarına ilişkin hüküm, Anayasa’ya aykırı bulunarak, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş ve bu karar 29 Mart 1988 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Böylece sahih nesep-gayrı sahih nesep ayrımı Türk hukukunda ortadan kalkmıştır. Ancak, bu karar geçmişe etkili olmayıp, yayımlandıktan sonraki ölüm olaylarına uygulanabilir. 29 Mart 1988’den önce meydana gelen ölüm olaylarında, yine eski MK m.443/I-c.2-II uygulanacaktır. Çünkü, miras ölümle açılır ve kimlerin mirasçı oldukları ve miras payları bu tarihe göre saptanır.

Yeni Türk Medenî Kanunu ile bu ayrım tamamıyla kaldırarak, farklılık ve eşitsizlik yaratan düzenleme tasfiye edilmiştir.

Sadece eski Türk Medenî Kanunu ile kaynak kanun olan İsviçre Medenî Kanunu (ZGB) değil, Alman Medenî Kanunu (BGB) ve Fransız Medenî Kanunu (CCF) da başlangıçta evlilik içi çocuklar ile evlilik dışı çocukların statüsünü farklı ve eşitsizlik yaratır biçimde düzenlemişlerdi. Eşitliği evlilik dışı çocuklar aleyhine bozan bu tür düzenlemeler haklı olarak büyük tartışmalara sebebiyet vermiştir. Bu konu da aynen “boşanma konusu” gibi aile hukukunun üzerinde çok tartışılan sıcak konularından biri durumuna gelmiştir. Tartışma, evlilik dışı çocukların da evlilik içi çocuklar ile aynı statüye getirilmesinin doğru olup olmadığı noktasında düğümlenmektedir. Eşitlikten yana olanlar, bir çocuğun evlilik içi veya dışı çocuk olmasının kendi isteğine bağlı olmadığını, bu masum çocukları farklı hükümlere tâbi tutmanın haklı yanı bulunmadığını ve çağdaş düşünceye uymadığını ifade ediyorlar. Buna karşılık, farklı düzenlemeden yana olanlar, bunun yasal olmayan birleşmelere engel olma, evlilik kurumunu ve toplumun temeli olan aileyi koruma ve ahlâkın bozulmasını önleme fikrine dayandığını belirtiyorlar.

Evlilik içi çocuklar ile evlilik dışı çocuklar arasındaki farklı düzenlemeler, daha doğrusu evlilik dışı çocukların aleyhine yaratılmış olan eşitsizlik, yabancı hukuklarda zamanla giderilmeye çalışıldı. Fransız hukukunda 1972 yılında çıkarılan bir kanunla evlilik içi çocuklarla evlilik dışı çocukların ana ve babaları ile olan ilişkileri bakımından haklarda ve görevlerde eşit oldukları kabul edildi. Alman hukukunda 1.7.1970 tarihinde yürürlüğe giren bir kanunla evlilik dışı çocuklar hukukî statü bakımından evlilik içi çocuklar ile aynı duruma getirildi. İsviçre hukukunda 1.1.1978 tarihinde yürürlüğe giren bir kanun nesep (soybağı) hukukunda büyük bir değişiklik yaparak tanıma ve mahkeme kararıyla babasına bağlanan çocuğu evlilik içi çocuk ile aynı duruma getirdi. Sadece velâyet ve çocuğun temsili konusunda farklılık kaldı. Türk hukukunda Önceki Medenî Kanunun neseple (soybağıyla) ilgili hükümlerinde kanunun yürürlükten kalktığı 2001 yılı sonuna kadar hiç bir değişiklik yapılmamıştır. Önceki Kanunda bu konuda hiç bir değişiklik yapılamamış olmasına karşılık, Anayasa Mahkememiz eşitlik ilkesinin çiğnenmiş olması gerekçesine ve Anayasamızda yer alan “ailenin ve çocuğun korunması” esasına dayanarak, evlilik dışı çocukların lehine sonuç doğuran 29 Mart 1988’de yayınlanan iptal kararıyla iki tür çocuk arasındaki eşitsizliği büyük ve önemli ölçüde gidermiştir.

İsviçre kanun koyucusu 1 Ocak 1978 tarihinde yürürlüğe giren bir kanunla yaşadığımız yüzyılda pek çok hukuk sisteminde gerçekleştirilen düzenlemelere egemen olan çağdaş hukuk anlayışına uygun olarak sahih nesep (düzgün soybağı)-sahih olmayan nesep (düzgün olmayan soybağı) ayırımını terk etmiştir. Türk kanun koyucusu da çoktan çağdışı ilân edilen bu ayırıma Yeni Medenî Kanunumuzda yer vermemek suretiyle iki tür soybağında ortaya çıkan ve masum çocukların hiç de haketmedikleri bir takım maddî ve manevî zararlara uğramalarını önlemiştir.
Sonuç olarak, Yeni Medenî Kanunun getirdiği düzenleme ile ülkemizde soybağının doğurduğu hükümler bağlamında artık evlilik içinde doğmuş olan bir çocuk ile evlilik dışında doğmuş, fakat soybağı anasıyla doğumunda oluşmuş, babasıyla doğumundan sonra kurulmuş olan çocuk arasında hiçbir fark kalmamış bulunmaktadır.

BABALIK DAVASI : Çocuk ile baba arasında soybağı, ana ile evlilik (çocuğun evlilik içinde doğması/evlilik içinde ana rahmine düşmesi veya evlilik dışında doğan çocuğun ana ve babasının sonradan evlenmesi), tanıma ve babalık davası sonucunda kurulur. Babalık hükmü açılacak bir dava sonucunda verilecektir. İşte bu sonucun alınmasını sağlayacak olan davaya “babalık davası” diyoruz. Babalık davanın konusu, çocuk ile baba arasındaki soybağının mahkemece belirlenmesidir.

Önceki Medenî Kanunumuzda iki türlü babalık davası düzenlenmişti. Bunlardan birincisinin sonunda baba ile çocuk arasında sahih (düzgün) olmayan soybağı ilişkisi kuruluyordu ki, bu davaya “kişisel sonuçlu babalık davası” deniyordu. İkinci tür babalık davası sonunda ise, baba ile çocuk arasında herhangi bir soybağı ilişkisi kurulmuyor sadece babanın çocuğa ve anaya parasal ödemede bulunmasına karar veriliyordu ki, mahiyetimi yansıtır biçimde bu dava “malî sonuçlu babalık davası” olarak isimlendiriliyordu. Malî sonuçlu babalık davası herhangi bir şarta bağlı olmaksızın açılabildiği hâlde, kişisel sonuçlu babalık davasının açılabilmesi bir takım alternatif şartların varlığına bağlanmıştı (Eski TMK m.310).

Yeni Medenî Kanun iki türlü babalık davasına yer vermemiş, baba ile çocuk arasında soybağının kurulması sonucunu doğuran bir tek davayı düzenlemiştir.

MİRASIN AÇILMASI ve MİRASIN HANGİ HÜKÜMLERE GÖRE PAYLAŞTIRILACAĞI MESELESİ : Yeni Türk Medenî Kanun’un 575’inci maddesi mirasın mirasbırakanın ölümü ile açılacağını hükme bağlamıştır. Eski TMK m.517 de aynı hükmü içermektedir. Kanun’da açıkça “ölüm” kelimesine yer verildiği için mirasbırakanın sadece gerçek kişiler olacağı görülmektedir. Mirasın açılması demek, terekenin aktif ve pasifiyle mirasçılara geçmesi demektir. Mirasbırakanın ölüm anı, mirasbırakanın tasarruf oranının hesaplanması açısından, kimlerin mirasçı olacağı yönünden, hangi malvarlığının ve hangi borçların terekeye ait olacağının belirlenmesi bakımından (TMK m.507) hangi sağlararası tasarrufların terekeye dahil edileceği açısından (TMK m.508, m.565, m.669 vd.) önem taşır. Miras nedeniyle açılacak davalar, bir eşin ölümüyle mal rejiminin tasfiyesi işlemleri hep mirasbırakanın son yerleşim yeri mahkemesinde açılır. Diğer deyişle mirasın açılması anı (yani ÖLÜM ANI), uygulanacak hükümler açısından büyük önem taşır.

Miras, mirasbırakanın ölümü anında yürürlükte olan kurallara göre paylaştırılır. Kanunlar; yürürlüğe girdikleri tarihten, yürürlükten kalktıkları tarihe kadar geçen süreçteki olaylara uygulanırlar. Peki kanunlar sadece yürürlüğe girdikleri tarihten sonraki olay ve durumlara mı uygulanır yoksa yürürlüğe girdiği tarihten önceki olaylara da uygulanabilirler mi? Diğer deyişle, kanunlar geriye yürür mü?

Kanunlar kural olarak yürürlüğe girdikten sonra meydana gelen olaylara uygulanabilirler. Dolayısıyla bir kanun yürürlüğe girdiği tarihten önceki olaylara kural olarak uygulanamaz. Buna kanunların geçmişe uygulanmaması (kanunların makable şamil olmaması) ilkesi denmektedir. Örneğin, 1926 tarihli Medenî Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ölen bir kişinin mirası Medenî Kanun hükümlerine göre değil, eski hukukumuza göre taksim edilir. Bunun gibi 2002 tarihli yeni Türk Medenî Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ölen bir kişinin mirası da eski Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre taksim edilir.

Kanunların geçmişe uygulanmaması ilkesinin temelinde, hukuk güvenliği ilkesi yatmaktadır. Kişiler bir işlemi yaptığı sıradaki kanunlarla bağlı olmalıdırlar. Kişiler daha sonra çıkan kanunlara tâbi olurlarsa hukuk güvenliği sarsılır. Eğer kanunlar geçmişe uygulanırsa kimse kendini güvende hissedemez. Bugün yaptığımız ve suç olmayan şeyler, yarın suç hâline getirilirse ve bugün yaptığımız şeylere yarın çıkarılacak kanuna göre ceza verilirse, yarın çıkarılacak kanunu bugünden bilmediğimize göre, davranışlarımızı nasıl düzenleyebiliriz? Kanunlar geçmişe uygulanırsa, kişiler belirli bir tarihte belirli bir eylem ve işlemde bulunurken, "acaba şimdi yaptığım şey, yarın suç hâline getirilir mi" diye endişe duyarlar ve kendilerini güvenlik içinde hissedemezler. Kişilerin kendilerini hukukî güvenlik içinde hissetmeleri için hukuk kuralları belli ve önceden bilinebilir olmalıdır. Eğer hukuk kuralları geçmişe yürürse, hukuk kurallarının önceden bilinebilmesi mümkün olmaz.  Tüm bu nedenlerle yeni bir kanundan önce olup bitmiş olan olaylar ve ilişkiler yeni kanundan etkilenmez.

Kanunların geçmişe uygulanmamasının diğer bir sebebi de kazanılmış haklara saygı ilkesidir. Eski kanun zamanında elde edilmiş hakların yeni kanun zamanında da sürmesine kazanılmış hak (müktesep hak) denir. Kazanılmış hak, bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, kişilerin o kurala uygun olarak bütün sonuçlarıyla elde ettikleri hakları ifade eder. Ancak bir kazanılmış haktan bahsedebilmek için söz konusu olay veya hukukî işlemin yeni kanunun yürürlüğe girmesinden önce bütün sonuçlarıyla tamamlanmış olması gerekmektedir. Örneğin, 1926 tarihli Medenî Kanunun yürürlüğe girmesinden önce ölüm halinde murisin mamelekinin (malvarlığının) paylaştırılması durumunda herkesin aldığı pay bir kazanılmış haktır. 1926 tarihli Medenî Kanun mirasta çocuklar arasında cinsiyet farkını kaldırdı diye kız çocuk mirasın eşit taksimini isteyemez. Erkek kardeşin burada kazanılmış hakkı vardır.

Kuralın istisnası olarak, özel hukuk alanında; kamu düzeninin, genel ahlakın korunması ve zayıfların korunması gibi düşüncelerle konulmuş emredici hükümlerin geçmişe yürüyebileceği kabul edilmektedir.

Yeni Türk Medeni Kanunu ile birlikte yürürlüğe giren Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 17. maddesine göre, “Mirasçılık ve mirasın geçişi, mirasbırakanın ölümü tarihinde yürürlükte olan hükümlere göre belirlenir”. Dolayısıyla, muris ne zaman ölmüşse, o andaki hükümlere göre miras paylaştırılacak, her kanun kendi döneminde meydana gelen ölümlere uygulanacak, yeni kanun eski dönemde meydana gelen olaylara ölümlere uygulanmayacak, yani kanunlar geçmişe yürümeyecektir.


Önemli Not : 1, 2, 4 ve 5. soruların çözümü bu nedenle eski Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre yapılacaktır. Yasal mirasçıların oranları açısından eski TMK ile yeni TMK arasında fark bulunmamaktadır. Ancak bu sorulardaki ölüm tarihleri 29 Mart 1988 tarihinden önceki bir tarih olduğundan, soruları cevaplarken sahih nesep-gayrı sahih nesep ayrımının göz önünde tutulması gerekmektedir.